9 Haziran 2024 Pazar

BAŞLIKSIZ

Ortalama bir hayat ne yazık ki abartılarla geçebiliyor.
Belki teşhisi ya da tarifi bilemiyoruz; belki de karşılaştırmalı değerlendirme şansımız olmuyor. O yüzden ya karşılaştığımız durumu sadece bize özgü sanıyoruz ya da olayların içinde küçücük kaldığımız hâlde göremediğimiz bütünlüğü tanımlamaya çabalıyoruz. Böyle durumlarda tercih ettiğimiz yorumları şöyle örnekleyebiliriz.

Evrensel boyutta…
Bütün zamanların en iyisi…
Kâinatın en güzeli…
İnsanüstü…

Asla!
İmkânsız!
Sınırsız!
Eşsiz!
Rakipsiz!
Hatasız!
Sonsuza kadar!

Duygu fırtınası…
Gözyaşı seli…
İhtiras rüzgârı…

Batmaz, bitmez, yanmaz, solmaz, akmaz, kokmaz…

Dondum, bayıldım, öldüm, bittim, uçtum, mahvoldum…

Tarafsızım, doğalım, gerçekçiyim, kendimi iyi tanırım, ben de öyle yapıyorum…

Meselâ 'asla'nın sınırı ve dayanıklılığı nereye kadardır?... Bir şey neye göre 'imkânsız'dır?...

Göremediklerimizi ve bilmediklerimizi yorumlarımızın içine nasıl olup da dahil edebiliyoruz?

Karşımızdakileri, öne sürdüklerimize ve varsayımlarımıza inandırma gayreti ile sözlerimizi bol bol bunlarla süslüyoruz.

Kütle, hız, ışık gibi evrende belirlenebilen varlık ve hareketler birbirine oranla ölçülebiliyor ve onlara ancak karşılaştırmalı olarak bir değer biçebiliyoruz.

Bir de sübjektif ölçülerimiz var; duygular, düşünceler, tepkiler, hisler, tavırlar gibi. Ve aslında bunlara 'ölçü' denilemez, çünki daha çok her insanın kendisine özgü yapısından, deneyimlerinden ve çevre etkilerinin yönlendirmesinden oluşan önyargılar bunlar... ve öyle çoklar ki bugün için milyarlarca farklı durumdan söz ediyoruz aslında. 
 
Öyleyse, sübjektif değerlendirmelerde birbirine yakınlık, benzerlik, uyumluluktan söz etmek daha anlamlı olabilir herhâlde. Birbirine oranla ölçülebilen evrenin bildiğimizi düşündüğümüz unsurları bile, bilemediğimiz o asıl büyüklüklerle karşılaştırılamadığı için ölçülmüş, değerlendirilmiş kabûl edilemezler.
 
Bu noktadan insana doğru geri dönersek, bir benzetmeyle şunu sormamız gerekir: 'Karıncanın evren yolculuğu mümkün müdür?'
Tabi ki insanoğlu küçümsenemez ama insan da kendini büyük göremez; hele ki çok azını görebildiğimiz evrende sayısını bilemediğimiz gezegenlerden sadece birinde ve bir kaç metre yakınına kadar gelmeden seçilemeyecek kadar küçük formda bulunuyorken...
 
Bence insanın tek artırabileceği unsur kendi idraki olabilir. İnsan, gerçek bilgiye ne kadar yaklaşabilirse idraki de o derecede artabilir. İdrak arttığı ölçüde farkındalığın artması ve farkına vardığımız ölçüde de gerçeğe biraz daha yaklaşmamız mümkün olabilir.
 
Bir an için kendimizi pergelin sabit ucu olarak düşünelim. Diğer ucu ne kadar geniş açıyla uzatabilirsek, sınırımızı o kadar ileriye götürebiliyoruz denilebilir. Yine de sınırına ulaşılan alan içindeki herşeyi çözmüş olmuyoruz ancak, burada esas olan kararlı ve azimli olmak. Sınırlarımıza ulaşabilir miyiz hiçbirimiz bilemeyiz ama bu yönde gayret göstermek zorundayız. Aslında bu çaba yeterli oluyor bence, yeter ki doğru yönde gidelim. 
 
İçinde bulunduğumuz durumu henüz yorumlamaya çalışırken durumun koşullarının değişmiş olduğunu fark etmeli ve anlamalıyız.
Karışık tabi ve ben de çözenlerden değilim zaten. Durumumuz, kimyadaki bir formülü ezberleyip, kullanacağımız yeri bilmemeye benziyor biraz. Hani Facebook'da paylaşılan anlamlı sözleri beğeniyoruz ama hiçbirini kendi hayatımızda uygulamıyoruz ya!... işte onun gibi bir şey. 
 
Ayrılıklarımız da bu yüzden… Sadece zevk ve beğeni tercihimiz olarak açıklanamayacak kadar sosyal ve sorumluluk gerektiren kararlarımızı ne yazık ki sübjektif etkilerle veriyoruz. Kararlarımız sadece kendimizi ilgilendirmiyor, içinde yaşadığımız toplumu da etkiliyor. Bu nedenle mutlaka objektif ve olumlu ortak bir yol bulmalıyız.
 
Sübjektif değerlendirmeyi engelleyebilecek iki unsur var: biri bilgi, diğeri de vicdan… Bilgiyi herkes almıyor, vicdan ise farklı ölçülerde etkili hatta kapalı olabiliyor. O zaman bu iki unsurun kullanımını artırmaya çalışmamız gerekmekte. 

Görev yine bilgili ve vicdanlı insanlara düşüyor; sabır, kararlılık ve dikkatle… 

Zor aslında ama bir bağlantı kurmak zorundayız. İyi niyetli, kendimize katı, tavizsiz bir bakış gerekli ve bunu hayat boyu sürdürmek gerekli… Böylelikle kendimizin ve bulunduğumuz noktanın farkına varabiliriz. Bu farkındalık eğer bize bilgi, idrak ve sorumluk da kazandırırsa o zaman doğru yolda olduğumuzu düşünmeye başlayabiliriz. Geriye çok çalışmak kalıyor…

Tam bu noktada şu soruyu kendimize sormadan edemeyeceğim: 'Düşünürlerin düşünce ürünü sözlerini başkasına aktararak mı yaşayacağız? Biraz da biz düşünsek…'

Hepi topu, bilemediniz en fazla 2x47 olsun, yeryüzünde ancak ve anlık olarak bu kadarlık bir alanı işgâl ediyoruz o da ayaklarımız yere bastığında…

8 Haziran 2024 Cumartesi

ZİRVE

Zirve, ulaşmaya çalışanların zanları dışında herhangi bir yer olabilir. Varsayıma dayalı zirveler sanal yerlerden olmalıdır çünki her konuda olduğu gibi zirve konusunda da herkesin inanışı farklı. Hemfikir olduğumuz tek konu, kendimizin herkesten farklı olduğuna inanmamızdır. Bu durum da aslında günümüzde varsayımlarımızın tamamen çelişkili olduğunu göstermeye yeter çünki herkes diğerinden farklı ise o hâlde gerçek bilgiye hâlâ çok uzağız ve yapay konular aşamasındayız demektir. İşte zirve anlayışı da bunlardan biridir. 

Konulara zirvesinden bakmaya çalışalım; eğitmeye aday kurumlarda hep akıllı oldurulmaya çalışılır ve boş olduğu düşünülen zihinlere sürekli ezber doldurulmaya çalışılır; en çok aldığı düşünülene de sayılarla zekâ derecesi verilir, yapay sınırlarla karşılaştırmaya alınırlar ve üretilmiş sosyoloji ve psikoloji sınamalarına göre insan sınıflarına bölünürler (damgalanırlar). 

En başta 'sayılar' sadece ortak tanımlama aracıdır, 'değer'i ifade etmezler ve kendileri de değer değildir; sadece bir dildir. Aynı tırmanılan metrelerle hesap edilen 'zirve' gibi... Bugünkü yapısı ve atfedilen anlamı ile eğitim aslında kendine benzetme ve benzetebildiğini çoğaltma çabasıdır. Hâlen hiç bir kurum yok ki açık zihinlerde düşünebilme, bağ kurabilme, değer sahibi olma, üretme ve yaşam formuna değer katma adımlarını başlatabilsin...

Günümüzde "eğitim" dediğimiz kavramı ileride düzelterek öncelikle ana-baba ve öğretmenlere uygulayıp onlar aracılığıyla güzel bir hayata aday olanların, sanılarla şekillendirilmemiş açık zihinler olarak yollarını açma yöntemi olarak hayâl ediyorum. Bu şekilde yetişen genç ve açık zihinlerin ihtiyacı olan tek şey önlerindeki engellerin kaldırılması olacaktır. Sistemin adına ne denilirse densin...

Beynin varlığını bilmeyen, düşünmeyen ve/veya kullanmayanlarla ve en kötüsü de kullandırtmayanlarla nasıl yolumuza devam edebiliriz ki?... Bu şekilde yapılana ancak yaşamak denilebilir, oysa hayat zaten verildiği kadar var. Asıl önemli olan süresi içinde ona değer ve anlam kazandırabilmek ve güzel birşeyler anlayabilmiş ve yapmış olarak sona varmak; lâkin o duruma ulaşılsa dahi yine de herhangi bir zirveden söz edilemez aslında. 

Şimdi bir de hepimizin üzerinde olduğumuz ipi bulunduğumuz yerden kesmeye olağanüstü bir gayretle uğraştığımız bugünlerde neye ve ne kadar uzak olduğumuzu bir düşünelim ve lütfen tanım, kavram gibi şeylerin çok dilli modasına kapılmayalım.

Öğretilmiş nitelemelerden yalnızca biri olan "yapay zekâ" gibi bilgi sahibi olmadan dilimize doladığımız boşluk doldurmalar yerine insani değerler 'gerçeği' üzerinde çalışabilsek önce kendimizi kurtarabilirdik belki girdaplardan.

ABD patent dairesi başkanı charles h. duell adlı muhteremin 1899 yılında "artık icat edilecek bir şey kalmadı" vecizesindeki hatalı zihin malesef bugün de varlığını koruyor.

Ve .... .... ...

"Yazdığınız kompozisyonu tamamlamadan başlığını koymayın" derdi edebiyat öğretmenimiz. Gerçek insanlık yolunda atılan adımlar olduğunda onların da adını ancak bir sonraki nesiller koyabilir bilimsel buluşlar gibi... Yoksa herkes adını suya yazabilir.

Yapay, suni, sanal, hayalî, fikşın, kurgu, simülasyon, benzetişim, modelleme, tasarım, prototip + ∞-1sayıdaki insanî kavram ve ifadeler...

"Sanal gerçeklik" ? 
Gerçeklik, kullanılan anlamıyla 'sanal' olabilir mi?... yoksa ikisi tam zıt mıdır? 

Sanal, gerçeğe ulaşamayanların aslında hiç varolmayan 'var'sayımlarından mı ibarettir? 
Taklit midir? 

"Artırılmış Gerçeklik" ?
Gerçeklik artırılmış diye yorumlanabilir mi? 
Hangi gerçeklik nasıl artırılabilir?...  

"Yapay zekâ" ?
Zekâ, en azından 'düşünebilmek' olarak tanımlanırsa; program algoritmalarını insan benzeri hareketlere dönüştüren işlemcili elektromekanik simüle üretimleri zekâ sahibi olarak görebilir miyiz?
İnsan formundaki varlığını bile tam anlayamadığımız bu unsuru robotlarda oluşturabilir miyiz? Ve neden?
Acaba insan yerine ne konulmaya çalışılıyor?

Aslında 'yapay' nitelemesini kullanmakla, kendimizde var olduğunu düşündüğümüz zekâya sanırım 'doğal' ya da belki 'gerçek' demiş oluyoruz. Zekâ'ya, doğal ya da gerçek denilebilir mi? 

Daha kendimiz dahil, duyularımızla algılayabildiğimiz herşeyin ne olduğunu yani gerçeği bilmeden bir de sanalını oluşturmaya ve artırmaya çalışıyoruz... Yer değiştirelim lütfen...

Bir insan kendisini zekâsının üzerine çıkartıp gerçek değer sahibi olan bir varlığa dönüştürebilir mi? 
Tamamen değişken koşullarda, az sayıda belli unsurları irade ile değiştirilebilen hayatlara ait olan insan formunun kişisel parçalarından oluşmuş yapıya zekâ denilebilir mi?

Başka bir deyişle 'elimizdeki mâlzeme bu' diye tanımlayabilir miyiz?... 
Böyle tanımlayabilirsek, bu türden canlı formları olarak kendimizi ve dünyayı vardırdığımız duruma 'akıl ürünü' diyebilen var mıdır acaba aramızda ?... 

İnsanın, başta kendi büyük zorluklarına rağmen sandığı yerde olduğunu düşünmesi kadar akıl dışı bir varsayım olabilir mi?

BAŞLIKSIZ

Ortalama bir hayat ne yazık ki abartılarla geçebiliyor. Belki teşhisi ya da tarifi bilemiyoruz; belki de karşılaştırmalı değerlendirme şan...